ABD ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerde uzun süredir müzakere edilen kritik eşik aşıldı. ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Abdulaziz bin Selman, 22 Temmuz’da barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasını imzaladı.
“123 Anlaşması” olarak bilinen mutabakat, Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’ın sivil nükleer enerji programında görev alabilmesinin hukuki zeminini oluşturuyor. Anlaşma şimdi 90 günlük inceleme süreci için ABD Kongresine gönderilecek.
Riyad’ın nükleer enerji arayışı yeni değil. Suudi Arabistan, fosil yakıtlara dayalı enerji üretimini çeşitlendirmek, iç tüketimde kullanılan petrol miktarını azaltmak ve ileri teknoloji alanında kapasite kazanmak istiyor.
Ancak anlaşmayı bölgesel açıdan önemli hale getiren asıl unsur, Suudi Arabistan’a gelecekte kendi topraklarında uranyum zenginleştirme imkanı sağlayabilecek bir yol bırakması.
İbn Haldun Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Gökhan Ereli’ye göre anlaşma, enerji alanında atılan ticari bir adımdan daha fazlası. Zira Washington’ın Ortadoğu’da kurmak istediği yeni düzenin önemli parçalarından biri de bu anlaşma olabilir.

Suudi Arabistan, ABD ile kapsamlı bir nükleer anlaşma yapılması için Joe Biden döneminden bu yana yoğun bir diplomasi yürütüyordu. O dönemde nükleer iş birliği, ABD’nin Suudi Arabistan’a sunmayı planladığı güvenlik garantileri ve Riyad’ın İsrail ile normalleşmesi üzerinden yürütülen geniş bir paketin parçasıydı.
Trump yönetimi ise nükleer görüşmeleri Suudi Arabistan’ın İsrail’i tanıması şartından ayırdı. Böylece Washington, İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi hedefini tamamen terk etmese de Riyad ile stratejik iş birliğini yalnızca İsrail’le normalleşmeye bağlı yürütmeyeceğini gösterdi.
İbrahim Anlaşmaları ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesinin ardından Washington’ın en büyük hedefi Suudi Arabistan’ın da sürece katılmasıydı. Ancak Gazze’deki savaş, Riyad-Tel Aviv normalleşmesini siyasi açıdan daha zor hale getirdi.
Buna karşın ABD, Çin ve Rusya’nın Körfez’de enerji, teknoloji ve savunma alanlarında artan etkisini sınırlandırmak amacıyla Suudi Arabistan’la ilişkileri derinleştirmeyi sürdürdü.
Ereli, bu stratejiyi şöyle değerlendiriyor:
“Anlaşma, ABD’nin Ortadoğu’da hem İran’ın hem de Çin ve Rusya etkisini sınırlama ve Batı eksenli yeni bir güvenlik mimarisi kurma hedefinin en somut adımlarından birini yansıtıyor.”
Anlaşmayla Suudi Arabistan’ın nükleer altyapısında Amerikan şirketlerine merkezi bir rol verilmesi planlanıyor. Washington yönetimi, programın Amerikan teknolojisi ve şirketleri üzerinden kurulmasının Riyad’ın nükleer faaliyetleri üzerinde daha fazla denetim sağlayacağını savunuyor.
Ancak Ereli’ye göre Washington’ın temel hesabı yalnızca denetim değil:
“Asıl stratejik hesap, Suudi Arabistan’ı teknolojik olarak ABD’ye bağlamak ve İran’ı dengelemektir.”
Bu tercih aynı zamanda Amerikan nükleer enerji sektörü açısından onlarca milyar dolarlık potansiyel bir pazar anlamına geliyor. ABD merkezli Westinghouse’un Suudi Arabistan’da kurulması planlanan reaktörler için öne çıkan şirketlerden biri olduğu belirtiliyor.
Anlaşmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri İsrail cephesinde ortaya çıktı. İsrail, uzun süredir Suudi Arabistan’a verilecek Amerikan güvenlik garantileri ve nükleer teknoloji desteğinin Riyad’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılması karşılığında sağlanmasını istiyordu.
Ancak Trump yönetiminin nükleer anlaşmayı normalleşme şartından ayırması, İsrail’in Suudi Arabistan üzerindeki en önemli pazarlık araçlarından birini zayıflattı.
İsrail’deki diğer endişe ise Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme kapasitesine ulaşma ihtimali.
Sivil nükleer reaktörlerde kullanılacak düşük seviyede zenginleştirilmiş uranyum ile silah yapımında kullanılan yüksek seviyedeki uranyum arasında teknik farklılıklar bulunuyor. Ancak zenginleştirme altyapısına sahip olmak, bir ülkeye ileride daha ileri bir nükleer kapasite geliştirebilmesi için kritik bilgi ve teknoloji kazandırıyor.
İsrailli yetkililer ve güvenlik uzmanları bu nedenle anlaşmanın bölgede nükleer silahların yayılmasını önleme rejimini zayıflatabileceğini savunuyor. İsrail basınında da Suudi Arabistan’a zenginleştirme imkânı tanınmasının tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine ilişkin değerlendirmeler yer aldı.
İsrail’in rahatsızlığı yalnızca Suudi Arabistan’ın kazanabileceği kapasiteyle sınırlı değil.
Ereli’ye göre gelişme, İsrail’in bölgede sürdürmeye çalıştığı niteliksel askerî üstünlük anlayışı ve Washington üzerindeki etkisi açısından da önem taşıyor.
Bu yönüyle anlaşma, İbrahim Anlaşmaları’nın sona erdiğini değil, Washington’ın bu süreci artık yalnızca İsrail’in güvenlik talepleri üzerinden yönetmediğini gösteriyor.
Anlaşmanın en doğrudan etkileyeceği ülkelerden biri İran. Washington ve Tel Aviv, uzun süredir İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin nükleer silah kapasitesine dönüşebileceğini savunuyor. Tahran ise programının barışçıl olduğunu belirtiyor.
ABD’nin İran’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmaya çalışırken Suudi Arabistan’a zenginleştirme imkânı sağlayabilecek bir anlaşma imzalaması, Tahran tarafından çifte standart olarak değerlendirilebilir.
[ABD ve İsrail son saldırılarında İran'ın nükleer tesislerini hedef almıştı. ]Ereli’ye göre bu durum İran’ın kendi programını hızlandırmak için kullanabileceği yeni bir gerekçe oluşturacak.
Anlaşmanın en tartışmalı yönlerinden biri de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının daha kapsamlı ve habersiz denetimler yapabilmesini sağlayan Ek Protokol şartını içermemesi.
Washington yönetimi anlaşmanın Amerikan yasalarındaki nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına uyduğunu savunuyor. Ancak bazı Kongre üyeleri ve silahsızlanma uzmanları, öngörülen denetim sisteminin yeterli olmadığını düşünüyor.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın geçmişte İran’ın nükleer silah edinmesi halinde ülkesinin de aynı yolu izleyeceğini açıklaması, bu endişeleri daha da artırıyor.
Bu nedenle anlaşma İran’ı dengelemeyi amaçlasa da karşılıklı güvensizliği büyüterek nükleer rekabeti hızlandırma riski taşıyor.
ABD-Suudi Arabistan anlaşmasının etkileri Riyad, Tahran ve Tel Aviv’le sınırlı kalmayabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 2009’da ABD ile imzaladığı nükleer anlaşmada kendi topraklarında uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtı yeniden işleme hakkından vazgeçmişti. Bu nedenle anlaşma, nükleer silahların yayılmasını önleme bakımından “altın standart” olarak tanımlanmıştı.
Suudi Arabistan’a daha esnek koşullar tanınması, BAE’nin yanı sıra Türkiye, Mısır ve Katar gibi bölge ülkelerinde de benzer hakların talep edilmesine yol açabilir.
Ereli, bu ihtimalin giderek güçlendiği görüşünde:
“Birleşik Arap Emirlikleri’nin yanı sıra Mısır, Türkiye ve Katar gibi aktörlerin de stratejik dengede geride kalmamak adına benzer kapasiteler talep etmesi kaçınılmaz hale gelebilir.”
Bu tablo, İbrahim Anlaşmaları’yla ekonomik iş birliği ve siyasi normalleşme üzerinden şekillendirilmek istenen bölgesel mimarinin yeni bir güvenlik rekabetine dönüşme riskini de beraberinde getiriyor. ABD, Suudi Arabistan’ı kendi teknoloji ekosistemine bağlayarak Çin ve Rusya’nın önünü kesmeyi, İran’ı dengelemeyi ve Amerikan şirketlerine büyük bir pazar açmayı hedefliyor.
Ancak Riyad’a tanınan imkânların bölgede emsal oluşturması halinde, Washington’ın denetim altında tutmak istediği süreç yeni nükleer eşik ülkelerinin ortaya çıkmasına neden olabilir.
Ereli, anlaşmanın taşıdığı temel riski şu sözlerle özetliyor:
“Washington, milyarlarca dolarlık ticari kazanç sağlama ve İran-Çin-Rusya eksenini engelleme uğruna Ortadoğu’da kontrolü zor bir nükleer domino etkisini tetikleme riskini göze almış durumdadır.”
ABD’nin Suudi Arabistan’la imzaladığı anlaşmanın Kongre sürecini tamamlayıp uygulamaya geçmesi halinde, Orta Doğu’daki rekabet artık yalnızca silah alımları, güvenlik ittifakları ve diplomatik normalleşme üzerinden yürümeyebilir.
Bölgenin yeni güç mücadelesini, nükleer teknolojiye kimin, hangi koşullarda ve ne ölçüde erişeceği belirleyebilir.