Orta Doğu’da savaş, Gazze’den Lübnan’a, Kızıldeniz’den Irak’a kadar genişleyen bir hatta yayılmış durumda. İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırım yalnızca Filistin sahasında kalmadı. Kısa sürede İran’ın bölgedeki müttefiklerini de içine alan daha geniş bir çatışma dinamiği ortaya çıktı.
Gazze’de başlayan saldırıların ardından İsrail ile Hizbullah arasında Lübnan sınırında yoğun çatışmalar yaşandı. Yemen’de Husiler Kızıldeniz’de İsrail’le bağlantılı ticaret gemilerini hedef alan saldırılar başlattı. Irak ve Suriye’deki bazı İran yanlısı gruplar ise ABD üslerine yönelik roket ve kamikaze insansız hava aracı saldırıları düzenledi.
Bu gelişmeler bölgede uzun süredir tartışılan “çok cepheli savaş” senaryosunu yeniden gündeme getirdi. Ancak son haftalarda yaşanan gelişmeler çatışmanın yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. ABD ve İsrail’in İran’ı doğrudan hedef alan saldırılarıyla birlikte, gerilim ilk kez daha açık bir İran-ABD-İsrail çatışması boyutuna taşındı.
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’daki bazı askeri hedefleri ve stratejik tesisleri vurmasıyla başlayan saldırı dalgası, bölgesel gerilimi hızla tırmandırdı. İran bu saldırılara İsrail’e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verdi. Sonraki günlerde taraflar karşılıklı saldırılarını sürdürürken, çatışmanın yalnızca iki ülke arasında kalmayabileceği ve bölgedeki vekil güçleri de içine alabilecek daha geniş bir savaş ihtimali tartışılmaya başlandı.
[İran özellikle gece saatlerinde İsrail'i hedef alan füze saldırıları gerçekleştiriyor. Fotoğraf: AA]Bu gelişmeler İran’ın yıllardır Hizbullah, Irak’taki silahlı gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden kurduğu “direniş ekseni”nin geleceğini yeniden tartışmaya açtı.
Bugünleri daha iyi anlayabilmek için takvim yapraklarını biraz geriye sarmak ve 7 Ekim sonrası başlayan Gazze soykırımına dönem gerekiyor. Dünyanın gözleri önünde vahşi İsrail'in bu soykırımı, İran’ın bölgesel stratejisinde önemli bir test alanına dönüştü. İran doğrudan savaşa girmek yerine, bölgedeki müttefikleri üzerinden İsrail ve ABD’ye karşı baskı kurmayı hedefleyen bir strateji izledi.
Bu strateji kapsamında Yemen’deki Husiler Kızıldeniz’de İsrail’le bağlantılı ticaret gemilerini hedef alarak küresel ticaret rotalarını etkileyen saldırılar düzenledi. ABD ve İngiltere’nin Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik hava saldırıları da bu cephede gerilimi tırmandırdı.
Irak ve Suriye’deki bazı İran yanlısı gruplar ise ABD üslerine yönelik roket ve kamikaze İHA saldırıları gerçekleştirdi. Ancak bu saldırılar belirli bir koordinasyon içinde değil, daha çok farklı grupların kendi inisiyatifleriyle yürüttüğü eylemler olarak dikkat çekti.
Bölge Araştırmaları Merkezi (BAM) güvenlik analisti Dr. Hurşit Dingil, sahadaki tabloya bakıldığında “çok cepheli savaş” söyleminin tam anlamıyla gerçekleşmediğini belirtiyor.
“7 Ekim sonrası gündeme gelen çok cepheli savaş söylemi pratikte her cephenin farklı zamanlamalarla yürüttüğü sınırlı asimetrik saldırılarla karşılık buldu.”
İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmalar özellikle Lübnan’ın güneyinde yoğunlaştı. İsrail’in 27 Kasım 2024’te yürürlüğe giren ateşkese rağmen bölgeyi hedef alan saldırılarını sürdürmesi, Hizbullah üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu. Saldırılarda örgütün bazı üst düzey komutanlarının ve İran Devrim Muhafızları’na bağlı bazı isimlerin hedef alındığı bildirildi.
[İdeolojik olarak İran lideri Humeyni’ye bağlı olan Hizbullah, siyasi ve askeri olarak da İran Devrim Muhafızlarından destek alıyor. Fotoğraf: AFP]Dr. Hurşit Dingil’e göre İsrail’in saldırıları yalnızca askeri hedeflere yönelik değil.
“İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki saldırılarının yalnızca Hizbullah’ı hedef almakla sınırlı olmadığı, bölgeyi insansızlaştırarak sınır hattında bir tampon alan oluşturma hedefi taşıdığı görülüyor.”
Bu baskı Hizbullah’ın komuta yapısında da bazı değişimlere yol açtı.
Dr. Dingil'e göre, bu durum örgütün tamamen etkisiz hale geldiğini göstermiyor. Ancak daha sınırlı ve zamana yayılan asimetrik saldırı yöntemlerine yöneldiğine işaret ediyor.
İran’ın bölgedeki diğer müttefikleri ise daha temkinli bir strateji izliyor.
Irak’taki bazı İran yanlısı gruplar ABD üslerine yönelik saldırılar gerçekleştirse de bu saldırıların yoğunluğu sınırlı kaldı. ABD’nin Haşdi Şabi’ye bağlı bazı mühimmat depolarını hedef alan saldırıları da bu grupların hareket alanını daraltan gelişmeler arasında yer aldı.
Yemen’deki Husiler ise Gazze soykırımı sırasında Kızıldeniz’de yürüttükleri saldırılarla dikkat çekmişti. Ancak İran ile ABD ve İsrail arasında başlayan doğrudan çatışma sürecinde Husilerin henüz geniş çaplı bir askeri müdahalede bulunmadığı görülüyor.
[Şii milis gücü Haşdi Şabi'ye, 2016'da çıkarılan bir yasayla asker ve polis güçleri ile eşitliğin yanı sıra aynı haklardan yararlanma ayrıcalığı tanındı. Fotoğraf: AA]Uzmanlara göre bu durum İran’ın vekil güçlerinin doğrudan bir bölgesel savaşa girmekten ziyade daha kontrollü ve temkinli bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor.
Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler İran’ın yıllardır sürdürdüğü “direniş ekseni” doktrininin de yeni şartlara uyum sağlamak zorunda kaldığını ortaya koyuyor.
Dr. Hurşit Dingil’e göre özellikle 2024 sonunda Suriye’de yaşanan siyasi gelişmeler ve İran’ın doğrudan hedef alındığı saldırılar, Tahran’ın önceliklerini değiştirdi.
Bu durum direniş ekseninin tamamen çözüldüğü anlamına gelmese de yapının daha parçalı ve daha otonom aktörlere dayanan bir biçime doğru evrildiğini gösteriyor.