Sovyet hükümeti, yüz ölçümü bakımından birliğin en büyük ikinci ülkesi olan Kazakistan'ın başına Stalin’in emriyle Bolşevik Filip Goloşekin’i atadı.
Kazakistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri olarak göreve başlayan Goloşekin, yerel halkı kontrol altına almak amacıyla "Küçük Ekim Devrimi" politikasını devreye soktu.
Bu politikanın en yıkıcı adımı ise "Kolektifleştirme" adı verilen ve göçebe Kazak halkını zorla yerleşik hayata geçirmeyi hedefleyen karar oldu.
(1).jpg)
Proje kapsamında, zengin ve orta sınıf köylülerin tek geçim kaynağı olan hayvanlarına Sovyet yönetimi tarafından el konuldu. İstatistiklere göre, kolektifleştirme öncesinde Kazakistan'da 45 milyon olan büyükbaş hayvan sayısı, uygulanan politikalar nedeniyle kısa sürede 4 milyona kadar geriledi.
Hayvan varlığının yok edilmesi, 1930-1933 yılları arasında tarihe "Büyük Açlık" olarak geçecek felaketi beraberinde getirdi. Bu dönemde, yaklaşık 6 milyon olan ülke nüfusunun 2,5 milyonu açlıktan hayatını kaybetti.
(1).jpg)
Rejimin baskılarına karşı 1929-1933 yılları arasında halk tarafından 372 ayaklanma başlatılsa da bu isyanlar Sovyet yönetimi tarafından askeri güçle kanlı bir şekilde bastırıldı.
Açlık felaketinin yanı sıra, 1937 yılından itibaren Kazak toplumunun öncüsü konumundaki aydınlar, Stalin'in "Kızıl Terör" adı verilen cezalandırma politikalarının hedefi oldu.
1917 devrimi sonrası Alaş Partisi ve Alaş Orda Hükümeti'ni kurarak siyasi olarak örgütlenen Kazak aydınları; "milliyetçi", "pantürkist" ve "ajan" suçlamalarıyla "halk düşmanı" ilan edildi. Bu baskı döneminde Kazakistan'da 100 binden fazla kişi sürgün edilirken, 25 binden fazla aydın kurşuna dizildi.
.jpg)
Sadece aydınlar değil, onların eşleri ve çocukları da cezalandırılarak kısa adı "ALJİR" olan Akmola Halk Hainlerinin Eşleri Kampı’na gönderildi.
Dünyanın sessiz kaldığı bu dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) durumu yerinde incelemek üzere bir heyet görevlendirdi. Heyet üyesi İsmail Suphi Bey hazırladığı raporda, felaketten en çok Başkurt, Tatar, Kazak ve Kırgız çocuklarının etkilendiğini belirterek, 20-30 bin kadar çocuğun kurtarılması amacıyla Türkiye’ye getirilmesini teklif etti.
Kazakistan özerk bir cumhuriyet olarak Sovyetler Birliği’ne bağlıydı. Kazakistan’ın Devlet Başkanı Kazak asıllı Dinmuhammed Kunayev’di. 16 Aralık 1986 tarihinde, bir kararla Kunayev görevden alınarak yerine Rus kökenli Genaddy Kolbin getirildi.
Kolbin’in gelmesi Kazaklar arasında kabul edilmedi. Kazaklar, 17 Aralık 1986 günü Almatı’da Brejnev meydanında toplandı. Halk, demokratik protestolar yapıyordu.
Halkın elinde; “Kazakistan, Kazaklarındır”, “Kolbin Rusya’ya geri dön” gibi pankartlar yer alıyordu.
Sovyet Birliği yönetimi bu durumu Kazak milliyetçiliği ve Rus düşmanlığı olarak algıladı. Birlik, Kazakistan’da bulunan askerlerini, güvenlik güçlerini meydana yığdı.
.png)
Kazakistan’ın o soğuk günlerinde, akşam saatlerinde itfaiye araçları halkın üzerinde soğuk su sıkmaya başladı. İnsanlar sudan kaçmaya başlayınca askerler bu kez silahlarını ellerine aldılar.
Protestolar, 17-18-19 Aralık tarihlerinde sürdü ve toplam 200 kişi öldürüldü. Karla kaplı Brejnev meydanı Kazakların kanlarıyla kızıla büründü. Kazak halkı, o günleri "Jeltoksan" (Aralık) adıyla anıyor.
.png)
Kazakistan'ın 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından, geçmişin yaralarını sarmak adına "Siyasi Baskı Kurbanlarının Rehabilitasyonu Kanunu" kabul edildi. Bu yasa kapsamında günümüze kadar 340 binden fazla siyasi baskı ve sürgün mağduru beraat ettirilerek itibarları iade edildi.
Halkın hafızasındaki bu derin trajediyi anmak adına, 1997 yılında Kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in kararıyla 31 Mayıs günü resmi olarak "Siyasi Baskı, Sürgün ve Açlık Kurbanlarını Anma Günü" ilan edildi.
Kazakistan’ın bütün tarihi acı ve gözyaşı ile dolu. Bağımsızlığa uzanan yolda Kazaklar baskı, sürgün, zulüm açlık ve soykırıma varan ağır bedeller ödediler. Felaketleri yedi kardeş diye tanımlayan Kazak halkının bu tanımlamasına bir kötü kardeş daha eklendi. Genci, yaşlısı, kadını, çocuğu, aydınıyla pek çok Kazak Türkü bağımsızlığına varan yolda hayatını kaybetti.

Bağımsızlık için mücadele eden ve kurşuna dizilen Mağcan Cumabay’ın İstiklal Harbi için yazdığı şiir hala şarkılarda, türkülerde yaşıyor:
Kardeşim! Sen o yanda, ben bu yanda
Kaygıdan kan yutuyoruz, bizim adımıza
Layık mı kul olup durmak? Gel gidelim
Altay'a atadan miras Altın tahta.