Tükenişin öyküsü: Türk balıkçılığının son 40 yılda geçirdiği dönüşümü kitaplaştıran Can, “Çok özel fotoğraflar eşliğinde, adım adım yok oluşun öyküsü” alt başlığını taşıyan kitabıyla ilgili soruları yanıtladı. Gazeteci Kadir Can, kitabını, “Bu, denizlerimizin ve balığın tükenişinin öyküsü” diye nitelendirdi Balıkçılığın kendisi için çocukluğunda başlayan bir tutku olduğunu belirten Can, “Büyükadalıyım. Evimize yakın bir noktada balıkçılar her sabah ığrıp (karadan denize atılan ağ) çekerlerdi. Babam onlara yardıma giderken, ben de ona katılırdım. 1971`de gazeteciliğe başladığımdan beri de hemen hemen her sabah balıkhaneye gider, akşam da balığa çıkarım” dedi.
Dönüm noktası 1971: 1970`li yıllarda Türkiye`de balıkçılığın “ilkel” koşullarda yapıldığını, sonraki yıllarda ise büyük bir hızla geliştiğini anlatan Can, durumun 1971`de yayınlanan 1380 sayılı Su Ürünleri Sirküleriyle değişmeye başladığını söyledi.
Can, “Bu tarihten itibaren gümrük muafiyetiyle kredi olanakları sağlanan balıkçılar hızla modernize olarak güçlü motorlar, naylon ağlar ve balık bulucu cihazlarla donattıkları yeni tekneleriyle birer ikişer denize açılmaya başladılar. Balıkçılara tüm olanaklar sağlanırken, denizlerimizde hiçbir araştırma yapılmadığı, tür ve stoklar belirlenmediği gibi sınırlamalar da konulmadı” diye konuştu.
Kaptan köşkü uzay üssü gibi: Can, balıkçılıktaki gelişmeyle birlikte 1970`lerde 10-15 metre uzunluğundaki teknelerin 50 metreyi geçtiğini, 150-200 beygirlik motor güçlerinin 1800-2000 beygire çıktığını, 500 kulaç uzunluktaki ağların 1500 kulaca, 50 metrelik ağ derinliğinin 200-250 metreye ulaştığını ve bugün son derece gelişmiş sonarlar kullanıldığını ifade ederek, “Balığı 10 kilometreden buluyorsunuz, çok gelişmiş, güçlü makinelerle çalışıyorsunuz, balığın kaçma şansı yok” dedi. Kadir Can, bugün bazı balıkçı teknelerindeki kaptan köşklerinin 6-7 ekranlı sonar sistemleriyle “uzay üssü”nü andırdığını kaydetti.
“Sıfır araba fiyatına satılan balığın neslini tükettiler”: Kontrolsüz avlanma sonucunda Marmara denizinde orkinos balığı da kalmadığını ifade eden Can, “orkinos katliamı” diye nitelediği bu süreci şu sözlerle anlattı: “Orkinos eti kımızı olduğu için yenmez Türkiye`de. Bunu olta balıkçıları Sarayburnu önlerinde dikili yem sistemi dediğimiz sistemle tek tük tutarlardı, Azapkapı`da balıkhaneye getirirlerdi, balıkhanede 1 hafta durur, satılmaz, denize atarlardı. Sonra Marmara`yı Japonlar keşfetti. Japonların en sevdiği yemek çiğ orkinos. En değer verdikleri orkinos türünün de Marmara`da olduğunu keşfettiler. Buradaki komisyoncularla ortaklığa girdiler. Orkinos gırgırları (çevirme ağla balık avlanan tekne) yapıldı. Üç sene içinde Marmara`da numunelik bir tek orkinos bırakmadılar. Komisyoncular arasında açık artırmalarda kıran kırana rekabet vardı. Bir orkinos, sıfır kilometre yerli arabadan daha fazla ediyordu. Bugün Marmara`da bir tek orkinos bulamazsınız.”
“Karadenizli İstanbul hamsisi yedi”: Büyük teknolojik imkanlarla bilinçsiz avlanma sonucunda büyük israflar da yaşandığını anlatan Can, bir dönem yakalanan balıklardan satılmayanların her akşam kasa kasa denizlere döküldüğüne şahit olduğunu söyledi. Can, bilinçsiz ve kontrolsüz avlanmanın denizlerde ve balıkta yarattığı tahribatı hamsi örneğiyle anlattı: “Hamsi, her sene Karadeniz`den İstanbul`a gelirdi. Bu sene İstanbul`da tutulan hamsiyi Karadeniz`e gönderdiler, oradaki insanlar Marmara hamsisi yedi.”
"Son darbe palamuda”: Benzeri bir tehlikenin bugün palamut balığı için geçerli olduğunu anlatan Can, geçen Eylül ayında uzunlukları 40 metreyi aşan 400`den fazla gırgırdan oluşan bir “balıkçı ordusunun” Karadeniz`de palamut avına çıktığını söyledi. Can, avlanan palamutların, Şile, Kefken, Ereğli, Akçakoca, İnebolu, Amasra gibi limanlara çıkarılıp, soğuk hava tertibatlı kamyonlarla çeşitli il ve ilçelere gönderildiğini aktararak, “Eylül ve Ekim aylarında İstanbul`a gönderilip soğuk hava depolarına doldurulanların haricinde Kumkapı Hali`nde satılan palamut miktarı 15 milyon 500 bin adetin üzerine çıktı. Bunun 7 milyondan fazlası henüz birkaç aylık yavruydu” dedi.
"Palamut barajı aşamıyor": İstanbul Boğazı`na girip, göç yoluna devam etmek isteyen ama binlerce balıkçıdan oluşan barajı aşamayan palamut sürülerinin geri dönüp, geldikleri Karadeniz`in doğusuyla kuzeyine yöneldiklerinin görüldüğünü dile getiren Can, “Palamut sürülerini, göç yollarını değiştirecek kadar etkileyen nedenlerin mutlaka araştırılması gerekiyor” diye konuştu.
`Ağa`lar kim?: Can, “Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin yanlış uygulamalarla balık ithal edecek duruma düşürülmesi acı bir olay” ifadesini kullandı. Kadir Can, kitabının başlığında da yer verdiği “ağa”ları ise “Balık hallerinde komisyonculuk yapan, milyon dolarlar değerinde gırgır takımlarıyla ava çıkan, başka balıkçıları da kredi verip borçlandırarak kıyasıya bir yarışın içine çeken” kişiler olarak tarif etti.
Yükleniyor lütfen bekleyiniz